Selülit kadınlara özgü bir sorundur

Selülit kadınlara özgü bir sorundur

Doğanın kadınlara verdiği birçok imtiyazın bedellerinden biri de maalesef selülittir. Bu sorun tümüyle dişi hormon yapısının bir sonucudur. Nitekim, selüliti olmayan kadın o kadar azdır ki, on kişiden sekizinde açıkça fark edilirken, ancak iki kişi bu konuda biraz daha şanslı sayılabilir. Bu kabus, portakal kabuğu gibi pürtüklü bir görünümde, özellikle kalça ve bacaklarda göze çarpar. Cildin pütürlü ve yumrulanmış yapısı nedeniyle selülit, “portakal kabuğu”na benzetilir ve tıbbi metinlerde bile böyle tarif edilir. En çok görüldüğü yerler kalçalar, uyluğun arka yüzü, bacak içi, diz çevresi, karın bölgesi, kolların dış ve iç kısımlarıdır. Selülit sadece kadınlara özgüdür. Çünkü kadın ve erkek derisinin doğal yapısı birbirinden farklıdır. Kadın derisinde yağ birikimi dikey yönde olurken erkeklerde yağ birikimi yatay yöndedir. Erkeklerde yatay olan yağ tabakası, yapısal olarak, selülit birikimine müsait değildir. Ayrıca erkek vücut yapısı daha az yağ depolar, su tutma özelliği de kısıtlıdır. Bunlara ilaveten kas yapısı da farklıdır ve üstderi tabakaları daha kalındır. Tüm bu nedenlerle erkek vücudunda selülit oluşmaz.

Yani selülit, aynı kıvrımlı vücut hatları, göğüsler, yumuşak kaslar, sakalsız yüzler gibi bir dişilik özelliğidir. Artık teselli mi, teslimiyet mi bilinmez ama, zaman zaman selülitin cinsel çekicilik ölçüsü olduğu bile yazılıp çizilebilmektedir. Bu teselli tabii ki kadınları avutmaya yetmez. Sütun gibi bacaklara sahip olmak varken, portakal kabuğu gibi yumrulanmış bir cilt görüntüsü baş gösterince, kalçalarda gevşeme başlayınca kadınlar dehşete kapılırlar ve estetik merkezlerine koşarlar. Üstelik incecik vücutlar bile selülitten nasiplerini alırlar. Gerçekten güzellik salonlarına yapılan başvurular konularına göre taranacak olursa, şikayetlerin ilk sırasında selülit bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bu konunun sosyal bir boyut taşıdığı söylenebilir. Günümüzde kozmetik sorunlarla tıbbi olanları, sosyal sorunlarla bireysel olanları, ruhsal sorunlarla bedensel olanları birbirinden ayrıştırmak, birini diğerine üstün tutmak imkanı kalmamıştır. Değerler öylesine sosyalleşmiş durumdadır ki, sorunun boyutu veya özü ne olursa olsun, insanı kendisiyle barıştırmak için her sektör kendi elinden geleni seferber etmek zorunda kalmaktadır. Selülit, modern güzellik anlayışının ve genel olarak “moda”nın ön plana çıkardığı sosya. ve kozmetik, kısmen yapay bir sorun gibi görülebilir. Ama esasında bundan ibaret değildir. Selülit oluşumu da tedavisi de sağlık sorunlarıyla iç içedir.

Klinik Çalışmaların Geçmişi

Selülit deyimi ilk defa 1922 yılında Alqueir ve Parvot adlı doktorlar tarafından kullanılmıştır. Ancak araştırmalar daha eskidir. 1882 yılında İtalyan hekimler selülitin patolojik sınıflandırmasını yapmışlar ve gelişme seyrini belirlemişlerdir. Günümüz Fransız tıp ekolünde selülit, Paniculopathie Edemato Fibro Sclerotique (PEFS) olarak tanımlanır.

Özellikle Dr. Bartoletti’nin çalışmaları sonucunda, selülitin kadınların sekonder bir dişilik özelliği olduğu, normal dokunun bir kadınlık özelliği olarak değiştiği, yağ hücrelerinin büyümesi ve değişime uğraması sonucunda meydana geldiği kesinlik kazanmıştır.

Selülit Yapısal nedenleri

Selülit deformasyonunun, hormonal yapıdan kaynaklanan iki temel nedeni bulunur: kadın vücudunun doğal yağ dokusu ve sıvı toplama özelliği. Selülitin en temel nedeni, kadın vücudundaki yağ tabakalarının yapısal özelliğidir. Bölümün başında belirtilmiş olduğu gibi, yağ dokusu erkeklerde yatayken, kadınlarda dikeydir. Bu dikey doku, yağ hücrelerinin kolayca birleşip birikmesine yol açar. Birikim yoğunlaşmayla sonuçlanır. Bu durum kılcal damarlardaki kan dolaşımını zorlar. Kan dolaşımında yetersizlik başlayınca, o bölgelerde hücre beslenmesi ve yenilenmesi durur. Bu defa yağ hücrelerinin etrafında bir protein tabakası oluşur ve kılcal damarlar daha ‘azla hasar görür. Tecrit olan ve beslenemeyen yağ tabakaları deformasyona uğrar.

İkinci bir yapısal neden de, kadın vücudunun su toplama özelliğidir. Adet dönemlerinden önce ve gebelik sırasında ödemler sorun olur ve vücudun bu karakteri gayet net bir şekilde kendini gösterir. Bu eğilim dolayısıyla yağ hücrelerinin içinde zamanla sıvı toplanır. Bunun hızı ve miktarı metabolizmanın özelliklerine bağlı olarak değişir. Kadın vücudu özellikle kalça ve bacaklardaki yağ hücreleri içinde ve çevresinde su depolamaya meyillidir. Aylar ve yıllar boyunca kendi seyrinde devam eden bu sıvı birikimi sonucunda yağ hücreleri sertleşir ve kalınlaşır.

Selülit Tipleri

Hücresel düzeyleri bir yana bırakacak olursak, klinik olarak üç tip selülit sınıflaması yapılır: Kompakt form: Genç kızlarda görülen selülitler genellikle bu tiptir. Kompakt selülit bir doku bozukluğu olarak dışardan hemen fark edilmez ama kalça ve baldırlar genişlemiş gibi görünür. Ödemli form: Bu selülit tipi esas olarak orta yaş kadınlarında görülür. Kalçalardan dizlere doğru indikçe artar. Bacaklar şeklini kaybeder, dizler kalınlaşır. Hasta ağrılardan, bacaklarının ağırlığından şikayet eder. Selülit bu durumda tek başına kozmetik bir sorun olmaktan çıkmıştır. Toplardamarlar ve lenf damarlarında dolaşım bozukluğu, varisler ve ödemlerle birlikte seyreder. Karışık form: Esasında selülit genellikle karışık formda görünür. Aynı insanda kompakt ve ödemli tipler değişik oranlarda birlikte bulunur.

Selüliti Teşhis Etmek

Selülit için en basit tanı yöntemi, sıkma testidir. Yani iki elle bu bölgeyi sıktığınızda deri altında yumrular beliriyorsa, bunun selülit olduğu açıktır. Zaten selülit o kadar yaygın ve neredeyse gündelik bir konudur ki, tüm genç kızlar selüliti nasıl tanıyacaklarını çok iyi bilirler.

Ancak klinik araştırmalarda yararlanılan daha gelişmiş tanı teknikleri tabii ki vardır. Bunlar,

• Ultrason;
• Videotermografi;
• Videokapillaroskopi;
• Ekografi;
• Manyetik rezonans;
• Fiberoptik cihazlarıdır.

Videotermografi selülitli bölgelerin tanımlanmasında ve tedaviyle alınan sonuçları izlemede önem taşır. Bu cihazla henüz gözle görülmeyen değişiklikleri bile saptamak mümkündür. Kapillaroskopi bir dermatoskop yardımıyla kapillar damarların incelenmesini sağlar. Böylece mikro dolaşım durumunu tanımlamaya ve tedaviyle olan değişiklikleri belirlemeye yarar. Ekografi bir çeşit ultrason cihazıdır. Manyetik rezonansla vücudun üç boyutlu görüntüsü alınır. Her iki teknikle de deri ve yağ tabakasının kalınlığı ölçülür. Manyetik rezonansla yapısal bozukluklar ve nedenleri de görülebilir. Özel durumlar hariç tutulacak olursa, sıradan bir selülit tedavisi için bu teknolojilerin pratik bir yararı yoktur. Ne yazık ki, kadınların selülit konusunda bir krize dönüşen ruh halinden yararlanıldığı ve abartılı tetkiklerle zaman zaman istismar edilebildiği de bir gerçektir.

Selüliti Artıran Etkenler

Selülit oluşumu esas olarak kadın doğasının özellikleriyle ilgili olsa da her kadında aynı derecede görülmez. Her konuda olduğu gibi, kalıtımsal faktörler eğilimi artırır veya daha düşük bir seviyede tutar. Ancak selülitleri artıran bir diğer önemli etken de yaşam tarzıyla gelen alışkanlıklardır. Bunlar ise kontrol edilebilir ve sonuçlarıyla baş edilebilir. Bir başka deyişle alışkanlıklar düzeltilerek, selülitlerin artması engellenebilir veya sınırlanabilir.

Bazı durumlarda normallik sınırlarını aşan hormonal faktörler olabilir. Her biri başlı başına birçok sorunun kaynağı olan bazı hastalıklar ile hormon ve dolaşım bozuklukları, selülitin de ilerlemesine yol açarlar.

• Kadınlık hormonu östrojenin normalden fazla salgılanması;
• Herhangi bir nedene bağlı olarak vücutta kortizonun artması;
• Şeker hastalarında, yetersiz insülin salgısı sonucunda mikro dolaşımın bozulması;
• Guatr hastalarında tiroit hormon u düzeylerinin bozulması ve buna bağlı metabolizma değişimi;
• Toplardamar ve lenf dolaşımı yetersizlikleridir.

Şeker Hastalığı (Diyabet)

Şeker Hastalığı (Diyabet)

Bugün dünyada yaklaşık 120 milyon kişiyi etkileyen şeker hastalığı ile ilgili ilk yazılı kayıt M.Ö. 1500 yıllarında eski Mısır papirüslerinde bulunmuştur. M.S. 100 yıllarında Yunanlı doktorlar en önemli belirtilerinden biri sık idrara çıkmak olduğu için bu hastalığa sifon anlamına gelen diyabetes adını vermişlerdir. Daha sonra hastaların idrarının tatlı olduğu anlaşılmış ve diyabetin sonuna bal anlamına gelen mellitus sözcüğü de eklenmiştir. Kandaki şeker miktarı yükseldiği için Türkçe de şeker hastalığı denilmektedir.

Şeker Hastalığı Neden Olur?

Diyabette temel sorun, enerji kaynağı olan kan şekeri glikozun hücreler içine alınamamasıdır. Şekerin hücrelere girmesi için pankreas tarafından üretilen insülin hormonu gereklidir. İnsülin yeterli salgılanmadığı ya da etkin olarak çalışmadığı zaman kanda fazla şeker olduğu halde hücreler açlık çeker. Hücre içine alınamayan şeker kanda aşırı yükselir ve bir kısmı idrarla atılır. Tip i ve Tip II olmak üzere iki tür şeker hastalığı vardır. Tip i şeker hastalığına İnsüline Bağımlı Diyabet adı da verilmektedir. Kalıtsal bir hastalıktır ve erken yaşlarda, hatta çocuklukta ortaya çıkar. Bu hastalar çok az insülin üretebilirler, ya da hiç üretemezler; insülin enjekte edilmezse ölebilirler. Enfeksiyonlar da hastalığın oluşmasında rol oynayabilir. Tip i diyabetlilerde hormon düzensizliği karaciğeri keton cisimciklerini üretmeye zorlar ve iyi tedavi görmeyen hastalarda ketozis koma ve ölümle sonuçlanabilecek önemli bir sorun olarak ortaya çıkar. Tip II şeker hastalığına İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet denmektedir. Bu hastalık yetişkinlikte başlar, yaşlılarda ve şişman kişilerde daha sık görülür.

İnsülin üretilebildiği halde hücreler (özellikle yağ hücreleri) insüline direnç gösterdiği için görevini yapamamakta ve şeker hücrelere girememektedir. Hastalar diyet ve egzersiz yoluyla (yağ dokusunun yerini kasın alması, kasların daha çok şeker kullanması nedeniyle yarar sağlar) zayıflatılarak ve bazen de ağızdan glikoz düşürücü ilaçlar verilerek şeker kontrol altında tutulabilir. Ancak, bu ilaçlar bulantı ve deride kızarıklık gibi yan etkiler gösterebilirler. Ayrıca, bazı kişilerde kan şekerini aşırı düşürerek hipoglisemi koması sonucu yaşamsal tehlike yaratabilirler. Şeker hastalığı için en önemli risk faktörleri arasında ailede bulunması, şişmanlık ve 40 yaşının üzerinde olmak (Tip II Diyabet için), hamilelik sırasında kandaki şekerin yükselmesi, bebeğin doğum ağırlığının 4 kg’ın üstünde olması, yüksek tansiyon ve kan kolesterol düzeyi sayılabilir.

Şeker Hastalığının Belirtileri Nelerdir?

• Aşırı susama ve acıkma
• Çok sık idrara çıkma
• Aşırı yorgunluk ve uyku hali
• Hızlı kilo verme
• Bulanık görme
• Ciltte kuruma ve kaşıntı
• El ve ayaklarda karıncalanma ve uyuşma
• Deride, vajinada ve mesanede iyileşmeyen enfeksiyonlar
• Açlık kan şekeri düzeyinin 140 mg/100 ml’nin üzerinde olması

Diyabet Ne Gibi Sağlık Sorunlarına Yol Açar?

Şeker hastalığı çok önemli sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Örneğin, yüksek kolesterol ve damar tıkanıklığı şeker hastaları arasında daha yaygındır. Kontrol altına alınmayan diyabet sinir sisteminin, üreme organlarının, böbreklerin, kol ve bacakların çeşitli sorunlarına yol açabilir. Körlüğün başlıca nedenidir, kol ve bacağı kangren olup kesilenlerin yarısı şeker hastalarıdır. Böbrek diyaliz makinesine bağlı kişiler arasında şeker hastalarının sayısı diyabeti olmayanlardan 18 kat fazladır. Diyabet ayrıca cinsel iktidarsızlığa, kişilik değişmesine. diş, deri ve mide-bağırsak hastalıklarına da yol açabilir.

Şeker Hastaları Nasıl Bir Diyet İzlemeli?

Binlerce yıl önce Hintli doktorlar şeker hastalığının “çok yiyen ve şişman” kişiler arasında görüldüğünü belirtmişlerdi. Günümüzde bazı ülkelerde nüfusun hemen hemen yarısında görülen bu hastalık diğer

bazı toplumlarda bilinmemektedir. Genellikle zengin ülkelerde diyabetli sayısı sürekli yükselmekte, halkın ağır işlerde çalıştığı ve yalnızca gereksinimi karşılayacak kadar yedikleri ülkelerde ise bu sayı düşük bulunmaktadır. 1. ve ll. Dünya savaşları sırasında gıda kısıntısı olduğundan Avrupa’da diyabetin yol açtığı ölümler çok azalmıştır. Bu nedenle, daha önceleri doktorlar şeker hastalarına yiyeceklerini kısmalarını ve çok düşük karbonhidratlı diyetle beslenmelerini öneriyorlardı. 18. yüzyılda karbonhidratın diyabetliler için zehir olduğuna inanılıyordu. 20. yüzyılda ise diyabetin ender görüldüğü toplumların diyetini inceleyen uzmanlar bu insanların daha çok bitkisel gıdalar tükettiğine dikkat etmiştir. Örneğin, bir araştırmada Batı Afrika’nın iki köyünde yaklaşık 1400 kişinin kan şekerine bakılmış ve hiçbirinde şeker hastalığı bulunamamıştır. Ayrıca, bu köylerde hiç kimsede şişmanlık da görülmemiştir. Köylülerin diyetleri incelendiği zaman, kalorinin 0/080’inin karbonhidrattan. %10’unun yağdan, %10’unun da proteinden geldiği belirlenmiştir.

Şeker hastalarının lif içeriği yüksek kompleks karbonhidratlı gıdalar yemeleri önemlidir. Çünkü çözünür lif hem kan şekerinin yükselmesini önlemekte hem de kolesterol düzeyini kontrol altında tutabilmektedir. Yulaf, kuru baklagiller, meyve ve sebzelerde bulunan bu lif bağırsaklarda jölemsi bir duruma gelerek besinlerin kana geçmesini yavaşlatır, Çözünür lif ve nişasta içeren bir diyetin insülin duyarlılığını artırdığı ve şekeri daha iyi kontrol ettiği gösterilmiştir. Özellikle, Tip II Diyabette sorun insülinin salgılanmaması değil, hücrelerin insüline duyarlılığının az olmasıdır. Yüksek lifli ve karbonhidratlı diyetler hücreleri insüline daha duyarlı yapmaktadır. Böylece kandaki insülin kullanılarak şekerin hücreler içine girmesi sağlanmaktadır. Çözünür lif şekerin kana geçmesini yavaşlatıp hücreleri insüline duyarlı duruma getirerek diyabetli hastaların şeker düzeyini kontrol altında tutmalarına yardımcı olmaktadır. Çözünür lifin, kan şekerinin ani düşmesini (hipoglisemi) de önlediği gösterilmiştir. Şeker hastaları için düşük yağlı diyet de önemlidir. Çünkü, bu kişilerde damar tıkanması riski yüksektir. Hastaların çoğu şişman olduğundan düşük yağlı diyet kilo vermelerine de yardımcı olacaktır. Ayrıca, diyetteki yağın kan şekerini yükseltmekte doğrudan etkisi olabilir. Son yıllarda, bilim adamları şeker hastalarının kullanabileceği, vücudun diyetteki çeşitli karbonhidrat kaynaklarına kan şekerindeki yükselmeyle verdiği tepkiye dayanan bir indeks geliştirmişlerdir. Buna glisemik indeks adı verilmektedir. Bir gıdanın glisemik indeksi (kan şekerini yükseltme özelliği) o gıdanın içeriğindeki diyet lifi miktarı, toplam yağ miktarı ve sindirilme hızı göz önünde bulundurularak hesaplanır.

Şeker hastalarının mümkün olduğu kadar glisemik indeksi düşük gıdalardan yemeye çalışması kan şekerini kontrol altında tutmaya yardımcı olacaktır. Tablo 12’de bazı gıdaların glisemik indeksleri verilmektedir.

Özetle …
• Tip i şeker hastaları için insülin enjeksiyonlarıyla birlikte (son yıllarda insülin hapları üzerinde çalışılmaktadır) az yağlı, bol lifli ve kompleks karbonhidratlı (şekerin çok az olduğu) dengeli bir diyet,
• Tip II hastalar için de şişmanlarsa kilo vermek için düşük kalorili, az yağlı, yüksek lif ve kompleks karbonhidrat içerikli dengeli bir diyet,
• Ayrıca, her iki tip için de yeterli vitamin, mineral ve protein alımı ve düzenli egzersiz bu tehlikeli hastalığın korkutucu sonuçlarından koruyabilir.

Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon)

Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon)
Ülkemizde genel nüfusun %20’sinde, 60-70 yaş grubunun ise %50’sinde görülen yüksek tansiyon kan basıncının artması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Kan basıncı, kalbin atar damarlara ve tüm dolaşım sistemine kan pompalarken ortaya çıkan güçtür. Kalpten pompalanan kan büyük damarlardan küçüklerine akar. Küçük damarlar kasılır ya da gevşer, böylece kanın akışı ve akışa karşı direnç değişir. Damarların genişlemesi kan akışını kolaylaştırır, direnci azaltır; kasılmasının ise bunun tersi etkisi vardır. Yüksek tansiyon; kalp hastalıkları, kalp yetmezliği, felç ve böbrek bozukluğu için önemli bir risk faktörüdür. Ayrıca, uzun süreli olarak tansiyonun yüksek kalmasının zihinsel işlevlerde %50’ye varan azalmaya yol açtığı gösterilmiştir.

Tansiyon Nasıl Yükselir?

Fazla tuz ve sıvı birikimi nedeniyle kanın hacmi artarsa ya da bazı hormanların etkisiyle damarlar kasılı kalırsa kanın basıncı yükselir. Karım basıncı düşük olduğu zaman sinir sistemi tarafından norefinefrin ve böbrekler tarafından renin adlı hormonlar salgılanır. Renin, renin-angiotensin adı verilen hormon sistemini uyarır ve kan basıncı yükselir. Vücudun tuz dengesini yöneten bu sistemdeki angiotensin adlı hormonlar aşırı salgılandığı zaman damarlar daralır, bu da tansiyonun yükselmesine neden olur. Son yıllarda angiotensin hormonlarının salgılanmasını etkileyen bir gen bulunmuştur. Böylece neden bazı ailelerde yüksek tansiyonun daha çok görüldüğü açıklanabilmektedir.

Tansiyon Ne Zaman Yüksek Sayılır?

Kan basıncı iki farklı rakamla ifade edilir. Bu iki rakamdan birincisi, kalbin kasıldığı zamanki kan basıncını gösterir, halk arasında “büyük tansiyon” diye bilinen bu basınca sistolik basınç denir. İkinci rakam ise halk arasında “küçük tansiyon” diye adlandırılan diastolik basınçtır. Bu basınç da kalp dinlendiği zaman ortaya çıkar. Normal sistolik basınç 100 ile 130 milimetre cıva (mm Hg), normal diastolik basınç ise 60 ile 85 mm Hg arasında değişir. Doktorlar 130/85 mm Hg’nin üzerindeki kan basıncını yüksek olarak değerlendirmektedirler. Eğer, kan basıncı ilk belirlemeden sonraki en az iki ölçüm olmak üzere sürekli olarak 140/90 mm Hg’nin üzerinde kalıyorsa hipertansiyon teşhisi konur.

Yüksek Tansiyonun Nedenleri Nelerdir?

Hastaların büyük çoğunluğunda tansiyon yükselmesinin nedeni bilinmemektedir. Onun için bu tür tansiyona primer (birincil) ya da esansiyel tansiyon denilmektedir. Esansiyel tansiyon, kişi farketmeden geliştiğinden sessiz bir hastalık olarak değerlendirilir. Daha az sayıdaki hastada ise yüksek tansiyonu böbrek ya da hormon sorunları gibi başka bir hastalık neden olabilir. Buna da sekonder (ikincil) tansiyon adı verilir. Kanın basıncı genellikle yaş ilerledikçe artar. Yüksek tansiyonun kalıtsal olabildiği, şeker hastalığı, şişmanlık ve atheroskleroz (damar sertliği) gibi bazı sağlık sorunlarının hipertansiyon riskini artırdığı düşünülmektedir. Ayrıca, aşırı stres, alkol ve sigara kullanımı, hareketsizlik ve beslenmemizin de önemli etkisi vardır. Şişman kişilerin kilo vermesi ve haftada 2-3 kez egzersiz yapılması yüksek tansiyonu normal düzeye indirebilmektedir.

Beslenmemiz Tansiyonu Nasıl Etkiler?

Fazla tuzlu, yağlı ve proteinli gıdalar sodyumun vücutta tutulmasına neden olur. Vücutta tutulan sodyum sıvı birikmesine ve dolayısıyla kan basıncının artmasına yol açar. Günde ortalama 1.5 g sodyum tüketen toplumlarda hipertansiyon ender görülmektedir. Oysa, birçok toplumda günde yaklaşık 3 g ile 7 g arasında sodyum kullanılmaktadır. Günlük sodyum miktarını 3-4 grama düşürmek genellikle tansiyonun normale dönmesiyle sonuçlanmaktadır. Sodyumun tersine, potasyum vücuttaki tuz ve sıvı dengesini düzenleyerek tansiyonu n yükselmesini önler. Kalsiyum yetersizliğinin de yüksek tansiyona neden olduğu belirlenmiştir. Yeterli alınan magnezyumun da kan basıncını kontrol etmede rolü vardır.

Bazı soya ürünlerinin de tansiyonu önleyici peptitler içerdiği bulunmuştur. Peptitler birkaç amino asitin bir araya gelmesinden oluşan kısa zincirli moleküllerdir. Soyadaki bu peptitlerin kan basıncının yükselmesinde rol oynayan bir enzimin çalışmasını engellediği ortaya çıkarılmıştır.

Bazı araştırmalarda sarımsağın da tansiyon düşürücü etkisi olduğu gösterilmiştir. Ancak, sarımsağın rahatsız edici kokusu olduğundan yeterince kullanılamamaktadır. Bu nedenle son yıllarda kokuya neden olan maddelerin ayrıldığı sarımsak tozları ve tabletleri üretilmiştir. Yapılan araştırmalar genellikle meyve ve sebzelerle süt ürünlerini bol tüketen kişilerin normal tansiyona sahip olduğunu göstermektedir. Bunu kanıtlayan araştırmalardan birinde yüksek tansiyonlu hastalara 8 hafta boyunca 3 tür diyet verilmiştir. Birinci grup yağ düzeyi yüksek, sebzeyi az içeren bir diyetle, ikinci grup daha çok sebze ve meyveyle, üçüncü grup ise günde 2-3 kez az yağlı süt ve ürünleri ve sebzeyle beslerımiştir. Sonuçta, tansiyonu en çok düşüren diyetin sebze ve süt ürünleri olduğu görülmüştür. Sebzelerin ve süt, yoğurt, peynir gibi gıdaların tansiyon düşürücü etkisi içerdikleri potasyum, kalsiyum, magnezyum ve diyet lifinden kaynaklanabilir.

Özetle …
• Günlük sodyum alımının 4 gramın altında tutulması. Gıdalarımızın çoğunda doğal olarak sodyum bulunmakta ve hiç tuz tüketmeden sodyum gereksinimimiz karşılanabilmektedir. Hazır ve işlenmiş gıdaların tüketimi (konserve, salamura gıdalar, sosis, salam, soslar vb.) normalin üstünde tuz almamıza neden olmakta ve hipertansiyon için risk faktörü oluşturmaktadır.
• Kalsiyum, potasyum ve magnezyumun yeterince alınması,
• Katı yağ tüketiminin azaltılması,
• Şişmanlığın önlenmesi, egzersiz yapılması,
• Stresli ortamlardan kaçınılması,
• Kullanılıyorsa alkol tüketiminin azaltılması (günde en çok 2 kadeh) ve sigaranın bırakılması yüksek tansiyonu düşürücü önlemlerdir.